Eli Ayağı Düzgün Olsun

    PAYLAŞ!

  • facebook
  • twitter
  • friendfeed
  • email
  •  
  • facebook
  • twitter
  • friendfeed
  •  

Ya olmazsa?

Hamileliğimiz boyunca sesli ya da sessiz dilimize pelesenk olur bu sözler “Eli ayağı düzgün olsun!” Bu sadece bir dilektir. Sayısız kereler tekrarlanırsa da dileğin içi boştur. Söylenir söylenmesine de dileğin aksi asla düşünülmez. Söylemenin asıl işlevi, adeta bu uğursuz düşünceyi zihinden uzaklaştırmaktır. Maalesef bazen bu dilek gerçekleşmez ve aile hiç beklemediği bir anda göçük altında kalmışçasına evine kronik sorunlu bir bebekle döner.

Aile dediğiniz gencecik bir çifttir. Tek istedikleri herkes için geçerli olan bir dilektir; bir çocuk sahibi olmak. Yaşamlarının baharında, tam da evlerini, evliliklerini yoluna koymuşken domino taşları yıkılıverir. Hiç bilmedikleri bir dünyanın içine düşer ve kontrol edemedikleri, sayısız duygunun esiri oluverirler bir anda. Suçluluk duygusu sarar öncelikle. “Bir hata mı yapmışlardır ki başlarına gelmiştir bu çaresizlik? Bir şeyi eksik mi yoksa fazla mı yapmışlardır? Hamileyken ayağı takılıp düşmüştür ya hani ondan mı olmuştur? Yoksa nezle olup ilaç içmiştir ya ondan mı olmuştur yoksa? Yoksa bir günah işlemişler de onun cezasını mı çekmektedirler?” Gerçeklerle ilgisi olmayan bu ve benzeri yanılsamalar ile dayanılmaz ve tarif edilmez bir acı verir suçluluk duygusu bu gencecik aileye...

Tam bu noktada gerçekleri reddetmek yetişir imdada. Önce teşhis reddedilir, daha sonra da durumun kalıcılığı. Öyle bir mucize olacaktır ki, bir sabah uyandıklarında “bu bir rüyaymış” diyeceklerdir. Hatta çocuğunuz hastanede karışmış gibi, bir mucize bile kabule daha yakındır. Reddetmek çözüm olmasa da yaşama bir pencere açar. Ümitler yaşam boyu korunmalıdır, isterse ‘mucize’ beklentisine uzansın.

Daha sonra gelecek kaygısı sarar benliği ağırdan ve giderek ağırlaşarak. Gözyaşları geceleri bekler sessizce yastığa düşmek için. “Ne olacaktır sonunda? Kim bakar ona biz olmasak? Ayakları üstünde bir durabilse” dilekleriyle sabahlar olur uykusuz. ‘Ayakları üstünde durabilmek’ten kasıt iş-güç sahibi olmak değildir. Pek çoğumuz için zahmetsizce kazanıldığından farkında olunmayan yeteneklerdir. Şöyle ki, bazısı için yürüyebilmek, bazısı için tuvaletini haber verebilmek, diğer bazıları için huzur içinde uyuyabilmektir.

Hiçbirimize yürümeyi, lokmamızı çiğnemeyi, konuşup sosyalleşmeyi annemiz ya da birileri öğretmemiştir. Kendiliğinden, tabiri caizse ‘beleşine’ kazandığımız bu davranışlarımızın anlam ve önemini fark ederiz bu çocuklara yakından bakarsak. Ama bu çocukların anneleri “pütürlü beslemediği için bebeğin pütürlü gıdaya geçemediği” ya da benzeri olağan bir gelişmeyi kazanamayan çocuğunun yetersizliğinden dolayı suçlanır. Böyle bir soruna uzaktan bakanlar, uçan kuştan kendini suçlayan annenin yarasına tuz basarlar farkında olmadan. Üstelik, bunu yardımcı olmak adına yaparlar.

Yetersiz büyüme gelişme gösteren çocuğun yükü o kadar ağırdır ki, aile yaşam biçimini değiştirmek zorunda kalır. Topluma karışmak, çıkıp dolaşıp bir hava almak, misafir olmak, misafir kabul etmek ve hatta alışveriş yapmak öyle sıkıntılıdır ki sonunda toptan terk edilir. Dışarıdan bakanlar ise aileden ve özellikle anneden mükemmel olmasını beklerler. Akıl vermek kolaydır, davulun sesi uzaktan geliyorsa...

Bu insanların yaşadıkları sorunlar nasıl hafifletilir?

Prof.Dr.Sabiha Paktuna Keskin Pediatrist, Pediatrik Nörolog


Sorunuzu forma yazarak sorabilirsiniz







Bebekolay Sosyal Medya